Rastafari hareketi

RASTAFARI

Tafari Makonen, yaklaşık üç yıldır devam eden kavurucu bir kuraklığın ta ortasına, 1892 yılının yazında Etiyopya’da dünyaya geldikten sonra kraliyet hekimleri, yaptıkları ilk kontroller sonrasında onu alıp tekrar çadıra, annesinin yanına taşıyorlardı. O sırada kendisini taşıyan hizmetkarların alınlarına aylar sonra ilk yağmur damlaları iniyordu. Bu bir işaret olmalıydı.

Bu bebek, Etiyopya’da hüküm süren hanedanın dünyaya gelen en yeni üyesi ve gelecekteki imparatoruydu. Bu yüzden daha sonra ismine ‘Ras’ ünvanı eklenecekti. Ras Tafari Makonen... ‘Ras’, Habeşistan dilinde (Habeşistan Etiyopya’nın eski adıdır), ‘baştaki’ veya daha güncel haliyle "prens" manasına gelmektedir.

Ras Tafari ...

Aynı anda dünyanın çok başka ve uzak bir coğrafyasında Marcus Mosiah Garvey adlı Jamaikalı bir vaiz, Jamaika’daki Afrika kökenli aileleri, bizzat kapı kapı dolaşarak anavatanlarına, Afrika’ya geri dönmeye çağırıyordu. Bunun için, Black Star Line adını verdiği, bir gemi firması bile kurmuştu. Bu firma ile Batı Hint Adaları’ndaki Afrikalı'ları vatanlarına geri götürecek ve bugünkü rasta-reggae felsefesinin temel taşlarından olan ve birçok şarkıda da duyduğumuz, “re-patriation”u gerçekleştirecekti. Garvey’in amacı buydu. Dünya üzerinde, vatanlarından, Mama Africa’dan kan ve gözyaşı ile kopartılmış, tüm Afrikalı'ları geri götürerek Africa Union'u kurmak. Bunun için bir kehanette de bulunmuştu Garvey. “Afrika’ya bakın. Yakında orada bir kral tahta çıkacak. İşte o şanlı gün, kurtuluşun yakın olduğu gündür” diyordu. Rastafari’ın özünde Marcus Garvey’in fikirleri vardır.

Bu kehanet Ras Tafari’nin 1930’da tahta çıkıp kral olması ile gerçekleşmişti. Tahta çıktıktan sonra artık onun ismi ‘Haile Selassie I'di. Rastaların mesih olduklarına inandıkları “Jah” tahta çıkmıştı. Jah kökünü, hem İncil’de hem de Tevrat’ta çokca adı geçen Yehova’dan almıştır. Zaten hareketin kendisi de bu iki kutsal kitabın bir sentezidir. Genel çerçevede rastalar Eski Ahit’in birçok emrini takip ederler.

Rastafari, görüldüğü üzere, kaynağını Afrika’dan alan bir harekettir. Yalnız şunu netleştirmeliyiz: Rastafari, bir din değildir. Rastafari doğallığın, dünyanın ve onda algılayabildiğimiz her şeyin ta kendisidir. Bu da sınırsızdır. Bu durumu “rastaman”, yani rastafari felsefesine inanan, şu şekilde somutlaştırmıştır da: Rasta, "rastafarinism" ifadesini, kelimesini katiyyetle red eder. Zira “–izm”lere inanılır. “izm” bir kısıtlama, sadece belirli bir çerçevede inanmaktır. Ama rasta inanmaz. Rasta bilir! Ve onun görüp bildikleri de sınırlanamaz. Çünkü hayatın bir sınırı yoktur. 

"Rastaman na believe. Mi know Jah!"

Yeri gelmişken bu konuyu da kısaca hatırlamak gerekir. Burada görüldüğü üzere ve reggae müziğini hakkını vererek dinleyenlerin de bildikleri gibi, rastaların İngilizce’si biraz farklıdır. Evet İngilizce’dir, ama farklıdır. Bu gelenek kölelelik döneminde filiz bulmuştur. Köleler sahiplerinin dilini olduğu gibi öğrenmeye ve onu o şekilde kullanmaya karşı çıkmış ve kendi dillerini geliştirmişlerdir. Efendilerinin dilini “bozarak” konuşuyorlardı. Böylece bir patois, bir Jamaika lehçesi (Jamaican Patois) da doğmuş oldu. Evet, bu belki pasif bir direnişti. Ama zamanın ve içinde bulunulan ortamın şartları da göz önüne alındığında, bu belki de “ilk başkaldırıydı”. Babylon‘a karşı ilk direnişti bu. Babylon şeytani sistemdir, “bu dünyadır”, zalim adamın başında olduğu her türlü kurum ve kuruluştur. Buna karşı “zion” ise cennettir, vaad edilen topraklardır, Etiyopya’dır.

“King of Kings, Lord of Lords, The conquering Lion of the tribe of Judah” diye övüyorlardı rastalar imparatorlarını. O arslanlar arslanıydı. O yüzden saçlarını, yani "dreadlock"larını aslan yelesi gibi uzatıyorlardı. Ve yeşil, sarı, kırmızıyı seçmişlerdi kendilerine. Kırmızı renk; kara kıtanın çilekeş insanının özgürlük mücadelesi yolunda akan kanını, yeşil; yeryüzünün sahip olduğu zenginliği yani doğayı, sarı; insanoğlunun sahip olduğu zenginliği yani özgürlüğü temsil etmektedir. Rastaların birçok farklı ritüelleri ve meditasyon yöntemleri vardır, Rastafari zalime, adaletsizliğe, eşitsizliğe, ön yargıya, baskıcıya karşı açılmış bir savaştı artık. I & I zihniyeti ile düşünüyorlardı. "Ben ve kardeşlerim, kendim neysem, diğer herkesi de öyle görüyorum" demektir... Eşitliktir ve bir olma durumudur.

Bu hareket geçtiğimiz yüzyılın başında Jamaika’da küçük bir zümre ile kısıtlı kalırken, bugün geldiği noktayı en çok Bob Marley’e borçludur. O ezilmişlerin, itilip kakılmışların sesini bütün dünyaya duyurdu. Ve bunu, üçüncü dünyadan çıkan ilk süperstar olarak yaptı. Ama bu öykü bambaşka boyut ve çerçevededir...

Hazırlayan Tunç Bayram 






 

bigupman.com

Bizi Takip Edin